Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı "Büyük isimlerin değil,büyük davaların adamı olunuz."-Emiliano Zapata- - Blogcu



"Büyük isimlerin değil,büyük davaların adamı olunuz."-Emiliano Zapata-

8/3/2009 - Halim KAR/ Blog Misafirlerime Çağrı

                                                             BLOG   MİSAFİRLERİME   DUYURU

 

Değerli dostlar,güzel arkadaşlarım. Bu Blogu açtığımdan beri beni yalnız bırakmadınız, destek verdiniz, çok teşekkür ederim öncelikle sizlere. Sağolunuz, var olunuz.

Ben, Halim KAR  olarak şunu, Siz değerli dostlarıma duyurmak isterim.

Yeni bir Site açtık  arkadaşlarla  birlikte, bundan sonraki yazılarım ve  çalışmalarım      http://devrimcidemokrat.com/index.php  (Lütfen tıklayınız) bu Sitede yayınlanacağı için Sizleri yeni sitemize davet ediyorum müsadenizle. Candan Sevgi ve Selamlarımla..

Halim KAR (Oturan Adam)

8 Mart 09

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/3/2009 - Halim KAR/ Sitemiz 'DEVRİMCİ DEMOKRAT' Yayına Başladı

          

                                   S İ T E M İ Z  ‘Devrimci Demokrat’   A Ç I L D I



Uzun bir süredir üzerinde çalışma yaptığımız,iki Ülke dolaşarak,dört tasarımcının elinden geçen ve bir türlü bitmeyen  Sitemiz DEVRİMCİ DEMOKRAT nihayet yayın hayatına başladı.

Bir ‘gerekliliğin’ ürünü olarak böylesi bir Siteye ihtiyaç duyduk. ‘Nedir bu  gerekçeniz?’ diye sorulabilir ? Cevabımız şu olacaktır kısaca; Sessiz Çoğunluğun Sesi Olmak !’

Bu yüzden Sitemiz, halkın ve devrimin  çıkarlarına bağımlı ama hiçbir devrimci örgüt ve partinin siyasal hattına bağımlı olmayan bir çizgi izleyecektir.

Sitemiz,Ülkelerimiz’ (Kürdistan ve Türkiye)de, 90 yıldır hüküm süren; Sömürgeci,Kemalist , Askeri Faşist Diktatörlüğün ,  bir Devrim ile alaşağı edilmeden bu ülkelere Demokrasi’nin gelmeyeceğinin bilinciyle hareket eder. Bu yüzden siyasal hattı, hem  Devrimci, hem de Demokrattır ! 

Sitemizin Demokrasi anlayışının; ‘Tek Parti’ , ‘Tek Adam’ veya ’Tek Merkez’ vb gibi düşüncelerle ortak hiçbir yanı yoktur.Bu yüzden,geçmiş ‘Sosyalist’ deneylere ve tarihe siyasal birikimi oranında ‘eleştirel’ yaklaşımlar sergileyen düşüncelere ağırlık vermeye özel bir itina gösterir.

 Sitemiz,emperyalizmin uşağı,bir avuç sömürgeci faşist dışında,halk tabakalarının içindeki her sınıftan  gelecek ; eleştiri,yorum,çağrı..vb. düşüncelere açık olduğu gibi, en geniş ‘Halk Demokrasisini’  hayata geçirme uğraşısı verecek bir hat izleyecek,örnek olmaya,ön açmaya  çalışacaktır. Sitemizin ilkelerini daha  somut başlıklarla belirtmek gerekirse,şöyle ifade edeceğiz ;

                                                 SİTEMİZİN   ÇALIŞMA  TARZI

-Sitemiz; anti-emperyalisttir,anti-faşittir,doğal olarakta anti-Kemalisttir. Çünkü, bu topraklarda faşizmin Türkçesi  Kemalizmdir! Bu yüzden Kemalizmde ‘ilericilik’, ’kurtuluşçuluk’  arayan yazarlara Sitemiz yer vermez AMA yorumculara,okurlara, bu  konuda ‘görüşlerini belirtme’ hakkını tanır  ve  ‘yorum sayfalarında’  yorumlarını yayınlar. Cevap hakkı ? Hiç şüphesiz site yazarlarımızın taktiri  ile bağlantılıdır.

-Sitemiz; Şeriatçılara karşı çıkma adına ? Bir başka dinin yedeğine düşmez ve O’nun propagandasını yapmaz. Bütün dinlere eşit mesafede uzaklık gözetir.

-Sitemiz,bütün Sömürge Ulusların ve Milliyetlerin bağımsızlık yada  otonomi taleplerini vede özgürlük savaşlarını kayıtsız şartsız destekler. Kürdistan sorununa özel bir yer verir.

-Sitemiz Anarşist’lere,  Marxsistlere,Feministlere,Eşcinsellere, Kadın hakları savunucularına (Bayan olmaları şartıyla),Savaş Karşıtlarına,Hümanistlere,Çevrecilere, yer verir.

-Sitemiz devrimci - demokrat bir çizgi izler. ‘Devrimsiz Demokratlara’, ‘köşe açmaz’ yer vermez ama ‘Köşe Açmasa’ bile, reformistleri de  gözardı etmez,yorumlarını yayınlar.

-Sitemiz,SOL içi çatışmaları,hangi mazeretle olursa olsun olumlayan,  siyasi yaklaşımlara karşı-çıkar , tavır alır.

-Sitemiz,herhangi bir SOL örgüt yada partide haksızlığa uğramış devrimci bireylerin kendini ifade etmesi ve savunması için yer verir,seslerini kamuya duyurmalarının önünü açar.

-Sitemizin sayfaları ,Devrimci Sanat ve Edebiyat (Şiir,Resim,Öykü..) üzerinde çalışma yapan  yazar arkadaşlarımıza  açıktır. Bu yazar arkadaşlarımızın çıkardığı  veya çıkaracağı ‘Kitap Tanıtımlarını’ hiçbir karşılık beklemeden kamuoyuna duyurur.

                                    

-Sitemizin yazarları,bizzat site Editörlerimiz tarafından birebir çağrı yapılarak davet edilmişlerdir. Sitemizi toplumun en geniş kesmiyle buluşturacak olan,hiç şüphesiz yazarlarımızdır. Fakat bu ,yazarlarımızın eleştirilmeyeceği,dokunulmazlığı vardır gibi bir anlama gelmez. Sitemizde hiçbir yazar  ve admin   ‘eleştiriden muaf’ değildir.

-Sitemizde,çalışmaları düzenleyen bir ‘yazı kurulu’ vardır. ‘Yazı Kurulunun’ her hangi bir ferdinin görüşleri ‘yazı kurulunun çoğunluğu’ adına gasp edilemez,engellenemez. Sitemizde ki,  ‘yazı kurulunun’ her hangi bir ferdi; bizzat kendi adına,‘yazı kurulundan’ olduğunu ve ismini de belirterek, hem Siteyi eleştirebilir, hemde katılmadığı kararlara karşı çıkıp, görüşlerini sitede açıkça yayınlayabilir.Bu hak, hiçbir gerekçeyle  engellenemez.

 Demokrasi ve devrim mücadelesine  gönül veren  tüm dostlarımızı yeni açılan sitemize davet ederken,verecekleri her türlü destekten dolayı şimdiden teşekkür ediyoruz.

Devrimci Demokrat.com adına;

   

http://www.devrimcidemokrat.com/ 


Admin, Halim KAR (Oturan Adam)

01 Mart 09                    

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/2/2009 - Doğan TILIÇ/Türk Recep'e serbest, Kürt Ahmet’e yasak!

          Türk Recep'e serbest, Kürt Ahmet’e yasak!


 

Birgun.net - L.Doğan Tılıç


"UNESCO Genel Müdürü Koïchiro Matsuura, “Dillerin kaybı aynı zamanda insanlığın bioçeşitlilikle kurduğu ilişkiye zarar veriyor, çünkü onlar doğa ve evren üzerine birçok tanıklığı taşıyor” uyarısında bulundu.
Yok olan her dille birlikte, insanlığımızın bir parçası da yok oluyor.


Bırakalım da, Recep’e serbest olanın Ahmet’e de serbest olduğu, insanların anadillerini gururla konuştukları bir ülke olsun Türkiye!"


Şu Kürtçe’nin haline ne demeli? İronik değil mi? Öyle bir dil ki; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bilmediği halde konuşuyor; konuştu diye alkışlar alıyor, bölücü değil birleştirici/barıştırıcı/kucaklayıcı oluyor. Ancak Ahmet Türk, üstelik anadili olduğu halde, konuşunca suç oluyor! Seçim için yapmış falan oluyor!


BirGün’ün dünkü manşeti güzeldi. “Şeş”te demokrat “üç”te sansürcü! İktidar TRT’de Kürtçe konuşunca, Başbakan Kürtçe “Hayırlı olsun” deyince, Kürt sanatçıları memlekete davet edince seçim yatırımı demeyenler, Kürt Ahmet’in Kürtçe konuşmasına yatırım diyor. Başbakan’a güzelleme düzen kimi hızlı liberaller, zamanlama mamanlama diyor.


Kabul etmek gerekir ki, memleket bu konuda mesafe aldı. Leyla Zana 18 yıl önce Kürtçe yemin edince nasıl kıyamet koparıldığını, nasıl aylarca cinnet noktasına taşınmış bir kriz yaşadığımızı, milletvekillerinin nasıl hoyratça Meclis’ten götürülüp yıllarca hapis yatırıldığını anımsayınca, bugünkü tepkilere tepki demek de mümkün değil.


Anadil ve Kürtçe konusunda en karşıt tavırları sergileyenlerin ayaklarının altındaki zeminin kaydığını da görmek gerek.

Devlet TRT’de 24 saat Kürtçe konuşmaya başlamışken, diğer dillerde de benzer açılımlardan söz edilirken, Ahmet Türk’ün DTP Meclis Grubu’nda Kürtçe konuşmasına ne kadar itiraz edersiniz edin, sesiniz pek güçlü çıkmayacaktır. Bu “açılımlar”dan sonra Kürtçe konusunda fren tutmaz. Kuşkusuz, burası Türkiye ve her zaman birileri çıkıp “acı bir fren” yapmaya yeltenebilir. Bu tür frenlerin çok korkunç bilançolu kazalara yol açacağı da kesindir!


AKP; Nâzım Hikmet açılımı, Alevi açılımı, Kürt açılımı yapacak, alkışlayacaksınız. CHP; kara çarşaf, Kuran Kursu, cemaat açılımı yapacak, kutlayacaksınız. DTP’nin Kürtçe konuşmasını açılımdan saymayıp yuhalayacaksınız!

 Yapabilirsiniz tabii, ama inandırıcı olamazsınız!
Sonuçta, tartıştığımız şey dil. “Otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğu” olduğumuzdan, Bedri Rahmi’nin en azından üçünü bilmemizi şart koştuğu şey! “En azından üç dil bileceksin / En azından üç dilde / Ana avrat dümdüz gideceksin / En azından üç dil bileceksin / En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin / "En azından üç dil” diyen Eyüboğlu, “ötekiler yedi kat yabancı” olsa da birincisinin illa da anadil olması gerektiğini söylüyor: “Elin ayağın kadar senin / Ana sütü gibi tatlı / Ana sütü gibi bedava / Nenniler, masallar, küfürler de caba” olan bir anadil!


Bu ülkenin Arabı, Kürdü, anadillerinden başka bir dil bilmeden geldikleri ilkokullarda, dövüle sövüle Türkçe öğrendi.

Çoğu anadilleri kadar sevdi böyle öğrendikleri Türkçeyi. Türkçe romanlar, şiirler yazdı kimileri. Ama, ana sütü gibi bedava değildi kendi dilleri!

Türk’ün Meclis’te Kürtçe konuşmasının bir nedeni de 21 Şubat Uluslararası Anadil Günü’ydü. UNESCO bu gün dolayısıyla yayınladığı Tehlikede Olan Diller Atlası’nda dünya genelinde 2.500 dilin yok olma çizgisinde durduğunu ve yok oluşların altında askeri şiddet ile psikolojik faktörler yattığını açıkladı. Dünya genelinde varlığını koruyan 6 bin dolayındaki dilden 200’ü aşkınının son üç kuşakta ölü dil haline geldiğini, 538’inin kritik durumda olduğunu, 502’sinin ciddi tehlikede, 632’sinin tehlikede ve 607’sinin savunmasız durumda olduğunu ilan etti.

Atlas’a göre, Türkiye’de de 18 dil tehlikede ve bu topraklarda bir zamanlar konuşulan Ubıh dili de 1992’de son konuşanı Tevfik Esenç’in ölümüyle yok oldu.

UNESCO Genel Müdürü Koïchiro Matsuura, “Dillerin kaybı aynı zamanda insanlığın bioçeşitlilikle kurduğu ilişkiye zarar veriyor, çünkü onlar doğa ve evren üzerine birçok tanıklığı taşıyor” uyarısında bulundu. Yok olan her dille birlikte, insanlığımızın bir parçası da yok oluyor.

Bırakalım da, Recep’e serbest olanın Ahmet’e de serbest olduğu, insanların anadillerini gururla konuştukları bir ülke olsun Türkiye!


dogantilic@birgun.net / 26 Şubat 2009

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/2/2009 - Halim KAR/ Kürt,Kürtçe Konuşursa ?

                                                      ‘ Bir Haber – Bir Analiz‘

                                                KÜRT,  KÜRTÇE    KONUŞURSA  ?

 

 

Halim KAR

             Türk Anayasa'yı İhlal Etti

 

Ahmet Türk'ün Meclis'te Kürtçe konuşması Meclis Başkanlığı'nca "Anayasa'nın açıkca ihlali" olarak değerlendirildi. -Haber’Stratejik Boyut‘24 Şubat 09

.........................................................................

 

Bir sağıra meramınızı anlatabirilirsiz elle-kolla.Bir Körle söyleşebilirsiniz,kabartmalı yazıyla.. AMA kod adı T.C olan,‘Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurduğu bu faşist ve sömürgeci rejime,en sıradan AHLAK kurallarını,en sıradan DEVLET olma vasıflarını ANLATAMAZSINIZ !!!

 

O, yüz yıldır tek dilden konuşmuş,tek çözümden anlamıştır, ŞİDDET ! Kürt ve Türk halkı,bu Sömürgeci faşist devletin dilini,yöntemini anlayıp,O’nun anlayacağı dilden cevap verecek bir yapı oluşturmadığı müddetçe, daha çok T.C’nin showlarını  izlemek zorunda kalacak,boş hayallerle avunmaya daha çok devam edecektir. Fakat,bir mesele daha var bu haberde; showu yapan sadece T.C değil.

 

                    AHMET  TÜRK, KÜRTÇE' Yİ  YENİ-Mİ HATIRLADI ?

 

Bugüne kadar, ‚‘devletin birliği ve bölünmez bütünlüğü‘ üzerine yemin eden Ahmet TÜRK ve şürekası Kürtçeyi yeni-mi hatırladı ? Hemde tam seçimler arifesinde ?

 

Bu konuşmasının ‚‘T.C başbakanının Diyarbekir’de yaptığı Kürtçe konuşmanın‘ bir aldatmaca olduğunu,bir demagoji olduğunu ortaya çıkarmak için yaptığı düşünülebilir AMA neden sadece bir demagojiyi açığa çıkarmak için Kürtlüğü aklına geldi de, uzun yıllardır T.C’nin parlemento denilen ahırında bugüne kadar Kürtçe konuşmaktan özellikle imtina edildi ?

 

Eğer,20’ye yakın milletvekili ile,bugüne kadar ,bütün baskılara rağmen,cüret edip devamlı ve ısrarla Kürtçe konuşulmuş olsa idi, bugüne nazaran çok daha fazla yol alınmış olunmayacakmıydı;  Ülke ve dünya kamuoyu önünde ?...

 

Ortaya çıkan durum şudur; gerek DTP (‘Demokratik Toplum Partisi‘), gerek Ahmet Türk, T.C’nin istediği,müsamaha gösterebileceği kadar Kürttür ve böylesi Kürtlerin, Kürde vaad edeceği  hiçbir şey yoktur,Kürdü,yeniden T.C’nin yeni bir kılıfla yapılanması karşısında sömürgeci sisteme yamama uğraşı dışında !

 

Unutulmasın ki; uzun bir zamandır Kürtlere, cellatları Kemalizmin ve M.Kemal faşistinin ‘aslında iyi vede AYDIN biri…‘ olduğunun propaganadası yapılmakta vede ‚‘ne OTONOMİ,ne BAĞIMSIZLIK‘ gibi bir dertlerinin olmadığı zehiri şırınga ile enjekte edilmektedir Kürt ulusuna DTP ve PKK kanalıyla.

 

Kendi Celladının,soykırımcısının ‚‘ERDEMLERİNİ‘ (!!!) sonradan keşfeden ve Kürtleri, bunca verilmiş bedele rağmen T.C’ye yamamak isteyen bu güçlerin, dün, Ahmet TÜRK‘ün Parlemento binasında yaptığı Kürtçe konuşmayı da,biz Kürtler (tıpkı t.c başbakanın yaptığı gibi) bir seçim demagojisi olduğunu söylemekten geri kalmayacak,  eğer Kürt varsa ? Kürdistan’da vardır  ! diyecek,‘Biz,Kimliğimizi İstiyoruz‘ adına ‚‘köleliğin‘ bir ‚‘isim alma‘  durumunda değişeceğini savunan , kabul eden ve mevcut sömürgeci statükoyu bu yolla gözlerden gizleme gayretkeşliğini güden,Kürdistan topraklarını ‚‘kimlikli köle‘  olma sevdasıyla ‚‘yeni bir adla‘ pazarlamaya ve T.C'ye yamamaya çalışan bu tür demagojileri red edecek, DTP’ye (ve O’nun ortaklarına) verecek bir tek ‘OY’umuzun olmadığını söyleyeceğiz  ısrarla…

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/2/2009 - T.C Avrupa Birliği Yolunda


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2009 - Gün Zileli/ Halil Berktay Ya da Politikanın İnsanı Yemesi!

                             Halil Berktay Ya da Politikanın İnsanı Yemesi!

 

Gün ZİLELİ


Bizim malûmatfuruş Halil Berktay yine döktürmüş Taraf gazetesinde (“Devrim ve ‘toplum sağlığı’). Yazı Ocak ayında yayımlanmış ama ben yeni okudum.

 Sihirbaz (hokkabaz da diyebilirsiniz), sahneye çıkıyor ve şapkasından bir tavşan çıkarıyor. Evet tanıyoruz. Bu tavşan, „proletarya diktatörlüğü“dür. Sonra elini şapkasına atıp bir tavşan daha çıkarıyor, öbürüne benziyor ama rengi farklı: Bu da Hitlerizmdir. Ve üçüncü bir tavşan daha, öbürlerinden biraz daha küçük: Recep Peker.

Üç tavşanı yeniden koyuyor şapkaya. Mendilini çıkarıp şapkasının üzerinde sallıyor. Sonra şapkasını seyircilere gösteriyor. Tavşanlar yok olmuştur. Yeniden bir mendil sallayışı ve üç tavşanın yerine bir tane iri tavşan: Devrim.

 

Neymiş? Üçü de aynıymış aslında ve toplamı devrim edermiş. Bir taşla dört tavşan birden vuruvermek. İşte Halil Berktay’ın yaptığı budur. „Teoriyi yutan“ günlük bir politik gazetenin köşesinde ideoloji üretmek ya da teori yapmak böyle bir şey demek ki.

 

Peki böyle mi gerçeğin kendisi? Yani, Hitlerizm, „proletarya diktatörlüğü“ diye takdim edilen, proletarya üzerinde bir diktatörlükten başka bir şey olmayan baskı rejimleri ve Recep Peker’in faşizan akıl yürütmeleri gerçek devrimle bağlantılandırılabilir mi? Yoksa tam tersi mi? Sakın bu rejim ve düşünceler, gerçek devrimlerin en büyük düşmanları olmasın, sakın pratikte devrimlerin bastırıcıları olmasın ve sakın bu devrim düşmanı rejim ve düşüncelerin geri planındaki destekçisi, Halil Berktay’ın iltihak ettiği liberalizm olmasın!

 

Lenin ve Troçki, gerçek devrimi savunan Kronstadt bahriyelilerini bastırma harekâtına giriştikleri günlerde, Sovyetler Birliği ile ticaret anlaşmaları yaparak bu bastırma eylemine fiili destek veren, liberalizmin kalesi İngiltere’ydi. Zaten aynı günlerde, Lenin, uzmanların değerini takdir ediyor, fabrikalarda, 1917‘de kurulan işçi denetim organlarını dağıtıyor, yerine tek kişi yönetimlerini kaim kılıyordu. Yine aynı günlerde, 1930 „show trial“lerinin meşum savcısı Vishinski başta olmak üzere, bugünkü sosyal demokrasinin öncülleri olarak görülebilecek Menşeviklerin önemli bir kesimi, „proleterya diktatörlüğü“ rejimine iltihak ediyordu. Bundan birkaç yıl önce, 1918‘de, Sovyetler Birliği’ndeki devrimi bir dünya devrimine dönüştürmek için Almanya’da başlayan Spartakist ayaklanması, Sosyal Demokrat Noske’nin askerleri tarafından bastırılıyor, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, Noske’nin subaylarınca katlediliyordu.

 

Hitler, komünist liman işçilerinin boynunu, Fransız icadı olduğu için kullanmayı reddettiği giyotin yerine baltayla sepete düşürürken (bkz: Jan Valtin, Out of the Night, Karanlığın Ötesinde adıyla çevirdiğim bu kitap yakında basılacaktır) „saldırgan köpeği“ Sovyetler Birliği’nin üzerine sürme planları yapan ve Münih komplosuyla bunu fiiliyata geçiren, Halil Berktay’ın hayran olduğu „büyük batı demokrasileri“ydi. Keza, Hitler yenildikten sonra, Stalin’in eline düşmemek için batılılara iltica eden Gestapo kalıntılarını istihdam eden de aynı „batı demokrasileri“ydi.

 

Sovyetler Birliği‘nin işçi sınıfı, köylülüğü ve tüm halkları Stalinist terörle biçilir ve 1917 devriminin son kalıntıları ortadan kaldırılırken, Sovyetler Birliği’ne övgü düzenler, meşhur İngiliz sosyal demokratları bay ve bayan Webb’lerdi. Keza aynı dönemde, Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ve dönüşlerinde Stalin Rusya’sının „büyük başarıları“na övgüler düzen „işçi heyetleri“nin büyük çoğunluğu Avrupa sosyal demokrat partilerinin üyeleriydi.

 

Recep Peker’in 1930‘lu yıllarda „devrim“ adını verdiği sosyal Darwinist faşizan teorilerini ileri sürdüğü dönemde, tek partili rejimin işkencehanelerinde, ölümüne işkenceye uğratılanlar (bkz. Aydın Aydemir, Şoför İdris), gerçek bir işçi devrimi umuduyla TKP’ye katılmış devrimci işçilerdi. Recep Peker’leri yükselten ve teşvik eden Kemalist tek parti rejiminin en büyük destekçisi ise batılı liberal rejimler.

 Son olarak, Doğu Perinçek, 1980‘li yıllarda TİKP içindeki son devrimci direniş mevzilerine Stalinizm adına saldırırken, ona en büyük desteği veren de bizzat Halil Berktay olmuştu. Bunun ayrıntısını Sapak (1983-1992) adlı kitabımdan bir alıntıyla vermek isterim.

 

„Bir diğer önemli karar tasarısını Doğu Perinçek getirdi bir başka toplantıya. Bu, ‚Stalin’in reddedilemeyeceği‘ kararıydı... Bunun pratik anlamı, eğer ‚anti-Stalinist‘ fikirlerimde inat edecek olursam, fiilen partinin dışına düşeceğim, hatta partiden atılacağımdı... Beklendiği üzre, Oral’la [Çalışlar] Halil [Berktay] karar tasarısını desteklediler. Ne var ki, tartışmalar sırasında Oral’ın tedirgin, Halil’in ise fazlasıyla gayretkeş olduğu gözümden kaçmadı... Halil’in, sanırım aynı toplantıda, Doğu tarafından bile aşırı bulunup reddedilen ‚Mehmet Gündüz’e [Gün Zileli‘ye] dergide altı ay yazı yazmama cezası verilmesi‘ ek önergesine yol açan gayretkeşliği, Gorbaçovculuk konusunda Doğu’nun kendisine ‚açık kapı‘ siyaseti izlemesinden kaynaklanıyordu.“ (s. 65-66)

 

Demek, zikzaklar çizen, yalnızca, bugün yargılanmalarından istifade edip yüklendiklerin değilmiş Halil Berktay. Senin, o meşum „TİKP Muhasebesinden“ apartarak (zaten hiçbir zaman orijinal bir fikrin olmadı) Taraf‘taki köşende yeniden piyasaya sürdüğün deyimleri kullanarak söyleyecek olursam, „politika sadece teoriyi“ değil, insanı da yer!

 

 Gün Zileli

23 Şubat 09

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2009 - Süleyman Akkoyun/KIBLESİ İMRALI OLANA 'OY' VERİLMEZ !

                                   KIBLESİ   İMRALI  OLANA   'OY'   VERİLMEZ !


Süleyman AKKOYUN


Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin kısa tarihi incelendiğinde görülecektir ki, ulusal temelde örgütlenememe ve bunun bir sonucu olarak da toplumun farklı kesimleri arasında oluşturulamayan sinerji, ne acıdır ki Kürd bünyesinde sürekliliğini hep korumuştur.


Keza, ülkemizi parçalayıp aralarında bölüşen devletlerin iç dinamiklerimizi parçalayıp gütmeye yönelik ortak çabaları sonucu egemen kılınan ideolojik-politik ve ahlaki yozlaşma, ne yazık ki Kemalist Sisteme karşı olan Kürd aktörlerini de, PKK ve onun bir sürümü olan DTP gibi taşeron oluşumların Kürdlere kurtarıcı gibi sunulmasını kanıksayan bir konuma indirgemiştir.


Bünyemizde oluşturdukları bu ideolojik, politik, örgütsel ve ahlaki dejenerasyon, Kuzey Kürdistan Ulusal Demokratik Muhalefeti’nin toparlanması açısından mutlaka aşması gereken bir olgu olarak gündemdeki yerini hâlâ korumaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak da ulusal güçlerin örgütsüzlüğünü-silikliğini-pısırıklığını fırsat bilen PKK ve türevleri, Kürd ve Kürdistan gibi değerlerin içini boşaltarak, halkımızı siyasi olarak aldatmakta ve efendileri olan militarist egemen elite katkı sunmanın yanı sıra, Kemalist Sisteme entegre olmayı da halkımıza ısrarla dayatmaktadır. Bunu görmemek için kör, görüp de karşı durmamak için de, tüm insani değerlerden yoksun olmak gerekir.


Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünde iddia sahibi olan herkesin, Kürd’lerin, meşruiyeti tartışmasız olan ulusal ve demokratik haklarını hiçbir yasal kısıtlamayla sınırlamadan her platformda savunması, faşizmi sürekli kılmaya çalışan ve birbirlerini besleyen resmi ideolojilerin (Kemalizm-Apoizm) siyaset üzerindeki vesayetlerini sorgulaması ve sorunlu (!) halklar arasında demokratik uzlaşı ve hakça paylaşımı temel alan bir perspektifin egemen kılınması için yürütülen mücadeleye katkı sunması kaçınılmaz bir görevdir. Ne yasal kısıtlamalar, ne reel politik koşullar ne de olanaksızlık gibi gerekçeler bu gerçeği değiştirebilir.


Dolayısıyla, DTP’nin miladı dolmuş çağdışı Kemalizm ve onun bir türevi olan Apoizme yaslanarak beslenmesi-politika yapması, Kürd halkının ulusal demokratik hak ve istemleriyle bağdaşmaz. Aksine, bugüne dek yaptığı gibi, ulusal değerlerimizi dejenere ederek, Kürd'leri Kemalist Sisteme entegre etmede fonksiyonel olur. Keza, Türkiye ve Ortadoğu’da Kürd'leri çok yakından ilgilendiren gelişmeleri görmemezlikten gelen DTP, İmralı yönlendirmesi ile özellikle de Genelkurmayın gereksinim duyduğu zamanlarda toplumsal gerginlik yaratmak için, kitleleri sadece ama sadece İmralı’daki zat için sokaklara sürüyor. Ve bunu devletin açık yüzü olan Ergenekon gibi çetelerin açığa çıkmış olmasından dolayı sıkışan Genelkurmay’ın elini güçlendirmek adına yapıyor. Kürd'ler bunu dahi göremeyecek kadar da mı hafıza kaybına uğratıldı yoksa?


Oysa Ortadoğu’da demokratik değişim ve dönüşümün dinamik gücü olan Kürd’lerin, sömürgecilerin değirmenine su taşımadan, kendi ülkelerinde iktidar olmayı temel alan ulusal projelere gereksinimi vardır. Kürd'lerin legal alanlarda, yani Kürdistan’da seçimle belirlenen kamu kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinde egemenliği amaç edinerek çalışma alanlarını açması, dolayısıyla Kürdistan’da iktidar olması, Kemalist Rejim’in Kürd halkını inkâr ve asimilasyon politikalarını etkisiz kılacağı gibi, uluslararası toplum nezdinde de hatırı sayılır, saygın bir konuma gelecek ve Kürd politik aksiyonları arasında empati ve sinerjinin oluşmasına da zemin oluşturabilecektir.


Ancak, yukarıda kısaca değindiğim ve Kürd’lerin lehine olabilecek gelişmeleri, Kıblesi İmralı olan DTP’den beklemek, bağışlayın (!) ama ahmakça bir tutum olur.


Çünkü İmralı politikası Kürd’lerin temel ulusal haklarının elde edilmesinin değil, ne idüğü belirsiz “Demokratik Cumhuriyet” stratejisi ile Kürd’leri Türkiye’ye entegre etme projesi ve siyasetidir.


DTP içinde yurtseverliklerinden kuşku duyulmayacak adaylar ve üyeler olmasına rağmen, bu siyasi felsefe eksenine oturtulmuş tek tek bireylerin bu felsefenin dışında hareket edebilmeleri olanaksızdır. Yani, DTP parti olarak İmralı konseptinin yörüngesinde hareket ettiği sürece ve içindeki bireyler ne kadar yurtsever olurlarsa olsunlar(?), İmralı konseptine katkı sunmaktan başka şansları yoktur. Bu sistemin hâlâ kirletemediği unsurlar da, DTP’ye verilecek her Oy’un-desteğin Kürd’lerin Kemalizm ve Türkiyeliliğe entegrasyonuna katkı sunmak olduğunu bilmelidirler. 


Dolaysıyla, PKK Projesinin Kürd Ulusal Demokratik Mücadelesi’ni özünden koparma adına politik güçlerin destabilize edilmesi, ekonomik ve toplumsal alt yapısı kurulmuş siyasi bir oluşumun bloke edilmesi, Kürd'leri Türkiye Cumhuriyeti’ne entegre etmenin bir aracı olarak devletin lojistik ve psikolojik katkılarıyla güçlendirilmiş ve Kürd ulusal dinamikleri üzerine oturtulmuş bir KÜRDKIRAN hareketi olduğu İmralı süreciyle daha da bir netlik kazanmış olmasına rağmen, kendilerini aydın-yurtsever olarak sıfatlandıranların hâlâ iradesi İmralı olan DTP’ye Oy avcılığı yapma gibi bir lüksleri olamaz-olmamalıdır!


Kısacacı; Kürd’lerin ulusal ve demokratik mücadelesinin; bir ulus, kimlik, ülke ve iktidar mücadelesi olduğundan kuşku duymayan her birey, siyasal kurum, kuruluş, çevre ve parti bu entegrasyon projesinin Kürdistan’da egemenliğini genişletmemesi, yani, DTP’nin İmralı eksenli politikasının başarılı olmaması için alternatif adaylara destek vermelidir. Keza, oylarımız İmralı stratejisine değil, tam tersine; Kürd’lerin varlık, kurtuluş ve egemenlik perspektifini temel almanın yanı sıra, Avrupa Birliği Projesi ile barışık olan adaylara gitmelidir.

22 Şubat 2009
suleymanakkoyun@hotmail.com


Not ve Düzeltme; bu yazı,yerel seçimler konusunda önemli bir gündemi tartıştığından dolayı NASNAME den alınmıştır. Süleyman AKKOYUN arkadaşımız burada ‘Boğayı boynuzundan yakalamış‘ çok yerinde yaklaşımları ile  ve bir noktada ön açıcı olmuş AMA bu yazıda 'Avrupa Birliği'ne bakış tasvip edeceğimiz bir yaklaşım değil. Kürtleri 'Köle Sahipleri' arasında bir tercihle karşı-karşıya bırakmak ? Bu yazının içeriğini zayıflatmış ve yanlış bir yargıya varmış dostumuz.-Halim KAR-

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/2/2009 - Antires MANSUR / Cemiyetler, Cemaatler ve de Tebealar ...

                        Cemiyetler, Cemaatler ve de Tebealar ...

 

 22. Şubat 09

 

Antires MANSUR



Askeri faşist rejimin 90 yıldır hüküm sürdüğü Türkiye'de insanların nasıl kışla eğitimi aldıkları çoğu zaman gözden kaçıyor olmalı. Ordu, Okul, Radyo, TV, Mahkemeler vede TBMM denilen kurumlar vasıtasıyla ülke tümüyle TSK ya bağlı olarak yönetilir. Birde diğer kurumlar vardır bunların yanında; Sendikalar, Sivil kuruluşlar. Mesela;

Çocuk Esirgeme Kurumu, Berberler Federasyonu, Şoförler Cemiyeti, Kızılay vb...

Çocukluğum Sivas'ın bir köyünde geçtiği için önemli gözlemlerimi anlatarak kurumların nasıl işlediğini sizlere izlenimlerimle ifade edeceğim.


Yılın bazı günlerinde THK"(Türk Hava Kurumu) na ait sarı zarflar halinde muhtara tomar tomar zarf paketi gelirdi. Genellikle ev sayısı hesaplanarak bu zarflar dağıtılır ve içine yardım için para konması zorunlu olarak tabi tutulur ( sıkıysa zarfı boş gönder ). Daha sonra bu zarflar muhtar tarafından toplanarak ilçe kaymakamlığına geri iade edilirdi.

Muhtar, köyün korkudan sindirilmiş bir parçası olduğundan resmi görevi yerine getirmek zorundaydı. Bu yardımlar gönül rızası ve kendi isteği temelinde mi oluyordu? derseniz; Tabi ki emir-komuta ile baskı sistemin mekanizmaları aracılığıyla zorla alınıyordu.

Toplanan paraların nereye gittiğini denetleme hakkınız kesinlikle olamazdı. Kaymakam mı cebine atıyor yahut başkası mı bilemeyiz? Çünkü askeri faşist devlet sisteminde bu tür denetleme hakkınız kesinlikle olamaz.

Berbere gidip sandalyeye oturduğunuzda karşınızda bir "Türkiye Berberler federasyonu" ile ilgili bir tabale görmekte olursunuz. Resmi traş olup suratınızın kazındığı bu berberin diploması ve ruhsat izninin bu kurumdan alındığını farkedip  anlamaktasınız. Peki bu " Türkiye berberler Federasyonu" denen kurumun kongresi ve seçimi olur mu ? Bize  karanlık ! Ne ben ne de kimse de kongresini duymuş değil. Olamazda. Yöneticileri kimdir, kim seçer ?  Bilinmez!.


Şehire yolunuz düşerse; bir dolmuş ve minubüse binmeniz gerekir, karşınızda yine bir tabella görürüsünüz " Türkiye Şöforler Cemiyeti" . Bu kuruluşta diger Türkiye Berberler Federasyonu gibi kiriminal resmi kuruluştur. Denetimi ve yönetimi bilinmez hep aynı kişiler kurumun başında oturmaktadırlar. Kimler, yönetimi belirleyip başa  gitirir ve görevlerini nasıl ve ne  zaman bırakırlar bilinmez!. Bilinen birşey varsa tam diktatörlük hükmü vardır. Kimse onları oturdukları sıcak yerlerinden kaldıramaz. Çünkü, askeri faşist diktatörlükte bu hakkınız elinizden alınmıştır. Muhtemelen bu kuruluşların başında emekli askeri bir subay,portakal gibi uniformasını soyunarak sivil bir elbise giyinerek  kurumun başına geçmiştir.

Bakkala, kokuşmuş beyaz peynir  yahut ekşi turşu almaya gittiğiniz olursa karşınızda yine bir tabella görürsünüz: " Türkiye Bakkallar Fedarasyonu" adında. O kurumdan ruhsatı almadan kimse bakkal açamaz. Ve bu bakkalları hangi çakallar  soyup idare eder yine bilinmez.


Bu çakallar, kabuğu soyulmuş hıyarlar misali oturup başa geçerek  paşa paşa milyonlarca bakkallardan zorla  aldıkları aidat denen haraçlarla saltanatlarını sürdürürler. Yönetim nasıl belirlenir ve denetim nasıl yapılır malumunuzdur!

Atatürk ilkelerine göre iliklerinize kadar cepleriniz böyle boşaltılıp soyulur. Onun için Paşamız yahut Gazi'miz ( Nazi'miz ) memleketi halktan ve demokrasiden kurtarıp böyle yönettiği için kendisine minnettar olup sükran borcumuzu ödemeliyiz(!)

Bir garip cemiyet daha duydum ki; bu cemiyet insana parmak ıssırtacak cinsten bir cemiyet olmalı. " Türkiye Simitçiler Cemiyeti".


Bir kuzenimin erkek çocuğu Kostantinapol'da yüksek ögrenimini yapması için geçim sıkıntısı yaşadığından dolayı paraya ihtiyacı olmaktadır. Babası alholik muhtemelen Atatürk ilkelerine fazla düşkünlüğünden dolayı "Yeni Rakı" yı fazla çekmektedir. Eş'i amcamın bahtsız kızıdır. Bu hüzün verici durumu gurbette sohbet halinde duydum.  Gencin aklına simit satmak gelir ve başlar satmaya ve sonunda karşısına sistemin bir cemiyeti çıkar ve "Türkiye Simitçiler Derneği" yöneticisi olduğunu beyan ederek simit tablasını kaldırmasını ve gözden kayıp olmasını öğüt verir. Fazla uzatmayalım bir soygun cemiyeti daha bulduk .

Sendikaları bunlara ilave etmeyelim çünkü oralarıda sahte solcu demokrat kesimler ele geçirip yönetirler ve yarı resmi olarak denetimi yapılır vede  yönetimde usulune göre belirlenir. Olmadı Kemal Türkler'e yapıldığı gibi taşoren Ülkücü faşistleri vasıtasıyla ortadan kaldırılarak kurşuna dizdirilir. Şimdi bu taşören örgütünün yerini demirbaş örgüt olan Ergenekon denen resmi kuruluş almıştır.

Bu cemiyetlerin bağlı bulunduğu bir yılan başı vardır ki adı: "Encümen-i Danış Meclisi"dir. İşte Bu cennet vatanın cehennem yaşamı mekanizmaları böyle işler.

Paşaları  vardır,puştları  vardır, maşaları vardır, vardır da vardır....

Eskiden Kostantinapol'da Sülün Osman varmış. Bu Sülün Osman kaysı ağacı gibi hırsızların çarpıp düşüremediği son meyveyi değnekle düşürüp yermiş. Devletin bütün kurumlarının soyup dalında bıraktığı  son meyvesinide Sülün Osman adındaki sivil sevimli   dolandırıcı  Kostaninapol'a gelen saf köylülere köprü ve kule satarak yahut apartman katlarına ağzını ayırıp salak salak gezinip bakanlardan katına göre para alarak soyarmış. Keratayı bir türlü tanıyamadım da ona yanıyorum.

Bir defasında adamın biri yüksek binaya bakınırken 'av' Sülün Osman'ın gözüne çarpar. Sülün Osman bizimkine yaklaşıp keskin yüksek bir askeri ses tonuyla; "Doğru söyle kaç kata baktın" diye Devlet Erkan  sesiyle sesler: Bizim zavallı köylü süklüm büklüm köylü kurnazlığı ile 10 katlık Apartmanın  sadece 7 katına baktığını yemin ederek cevaplar. Eh! Sülün Osman her katına 10 liradan tutarı 70 TL alıp yutar. "Lira Türk lirasıdır, soygun yerinin son basamağı da  burasıdır" dercesine parasını tahsil ederek köylüyü serbest bırakır. Serbest kalan bizim açıkgöz köylü biraz uzaklaşarak, " Aldatmak nasılmış, kim kimi aldatır? Halbuki ben 10 katına  bakmıştım binanın" diye kendi kendine konuşarak teselli olur.  Eh! Sultan Süleyman'dan , Çoban Süleyman'a  kalan dünyayı kim ellerinden alabilirki...

" Talihin güldürmediğini Mevla güldürmez, Mevlanın güldürmediğini Meblağ güldürmez " diyerek sonlayalım ve sorğulayalım.

Neydik ne olduk demeyelim, neydik neyiz, daha da ne olacağız diyelim !!

Antires Mansur

Viyana  ( http://www.antires.com/ )

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/2/2009 - Nadir Nadi Çelik/'Büyük Felaketi' Büyük Bir Yalanla Gizl

         "Büyük Felaket"i Büyük Bir Yalanla Gizlemek !

             Bir Avuç İttihatçı – Onbinlerce DVD ve Sarı Gelin...


Nadir Nadi Çelik / 20.Şubat.2009


Basından öğrenebildiğimiz kadarıyla ermenilerin değil, türklerin ermeniler tarafından soykırıma uğradığını iddia eden ve ermeni halkına karşı kin ve nefreti körüklüyen ''sarı gelin'' isimli onbinlerce DVD'nin İttihatçıların askeri ve sivil uzmanları tarafından hazırlanarak Milli Eğitim Bakanlığı'na gönderildiğini ve bakanlığın da bu DVD'leri çocuklara eğitim kapsamında izlettirmeleri için öğretmenlere dağıttıklarını basından öğrendik.


En vahimide bu DVD lerin özel olarak ermeni okullarında izlettirilmiş olmasıdır. Yine basından öğrendiğimiz kadarıyla gerek ermeni aydınlarının gerekse türk ve kürd aydınlarının tepkisi sonucu bir yıldan beri izletilen sözkonusu DVD'lerin bakanlık tarafından dağıtımının durdurulmuş olmasıdır. Bu satırların yazarı için kin ve nefret üreten, tarihsel gerçekleri tersyüz eden böylesine bir DVD'nin hazırlanıp ilkokul çocuklarına izlettirilmesi şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı ve şaşırtıcı olduğu kadarda sevindirici olan, İttihatçıların, ermeni aydınlarının protestosunu ''devlete karşı isyan'' olarak telakki edip, Beyazıd meydanına seyyar idam sehpalarını kurup, ermeni aydınlarının bedenlerini sallandırmamış olmalarıdır.


Yine bu satırların yazarı için şaşırtıcı ve şaşırtıcı olduğu kadar da sevindirici olan DVD'lerin dağıtımının durdurulmuş olmasıdır. Evet, şaşırtıcı olan bu iki noktadır. Yoksa şaşırtıcı olan böylesine DVD'lerin hazırlanıp çocuklara sunulması değildir. Değildir, çünkü bu ve buna benzer İttihatçı uygulamalar bir yüzyıldan beri bu topraklarda doğallaşmıştır. Doğal olmayan durum, doğallaşmış olan bu duruma tepki göstermek ve ondan ötesi tepki gösterenlerin Ayasofya kilisesinin önünde ya da beyazıt meydanında sallandırılmamasıdır.


İnkarcılık, yalan ve zulüm, bir yüzyıldan beri anadolu kavimlerinin başına musallat olmuş, türklük ve müslümanlık adına hareket ettiğini iddia eden, gerçekte ise etnik ve inanç aidiyeti belirsiz olan İttihatçılar için bir süreklilik durumudur.

Şöyle ki;

Milyonlarca kürdün yaşadığı topraklarda bir yüzyıl boyunca kürdün gözünün içine bakarak bütün dünyaya kürd diye bir milletin var olmadığını kürdçe olarak adlandırılan dilin türkçenin bozulmuş halinden başka bir şey olmadığın iddia ettiler.

Yanıbaşında yaşayan kürdler kürd olduklarını söylediklerinde ise onları zindanlara doldurup zalimce işkencelere tabi tuttular. 1990'lı yıllara gelindiğinde sanki kendileri değilde başkaları inkar ediyormuş gibi büyük bir utanmazlıkla ''kürd realitesi inkar edilemez'' dediler. Öylesine utanmazca tavır içindeydilerki, bu açıklamanın karşılığında neredeyse Nobel barış ödülünü istiyeceklerdi.


İttihatçılarda yalan sistematik bir durumdur.

Şöyle ki;

İttihatçılar için yalan üretmek bir jimnastik durumudur. Onlar, birinci dünya savaşı sürecinde, İngiliz ve Fransız işgalci güçleriyle işbirliği içinde saltanatı yıkıp bütünüyle iktidarı ele geçirdiklerinde isgalci emperyalist güçlerle olan bu işbirligini emperyalistlere karşı verilen bir savaş olarak lanse ederken bir an olsun bile tereddüt etmediler. Ve bu yalanı bugüne değin ısrarla ellerindeki mevcut araçlarla toplumun bilincine püskürtmeye devam ediyorlar.


Zalimlik; soykırımcılık ve yağmacılık, ittihatçıların en karakteristik özelliklerinden bir tanesi belkide başlıcasıdır.

Şöyle ki;

Bu topraklarda modernleşme sürecinin öncüleri olarak kendilerini görüp, modernleşmeyi tekelinde tutan İttihatçılar, gerçekte bu toprakları dünyanın geri kalanından izole edip zulüm ürettiler.

Modern bir ulus yaratma adı altında bu toprakların yerli halklarına karşı katliamcı, soykırımcı ve göçertmeci bir politika izlediler. Ve izledikleri bu zalimce politikayı batılılaşma olarak isimlendirip adeta insanlıkla alay ettiler.


Sakallı Nurten paşa komutasında, rumların, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda yani Ege ve Karadeniz'de imha edilmesini, Ege'nin ve Karadeniz'in düşmandan kurtuluşu olarak ifadelendirip, katliam günlerini ise kurtuluş günleri olarak ilan edip, her yıl kutlarken katliam sürecinin aktörlerini ise milli kahraman ilan edip heykellerini dikmeyi ihmal etmediler.


1938 yılında ise Sakallı Nurettin paşanın damadı Abdullah Alpdoğan Paşa komutasında Dersim bölgesinde cinsiyet ve yaş ayırımı yapmaksızın başlattıkları imha hareketini ''bir avuç hayduta karşı cumhuriyet devrimlerini koruma mücadelesi'' olarak adlandırdılar. Tesadüfen sağ kalan bir kısım dersimli çocuğa ise atalarının hain olduğunu ezberletip, babalarını ve annelerini katledenlerin heykelleri önünde saygı duruşuna zorluyorladı.


1915'te ise ermenileri imha sürecine, ermeni aydınlarını Ayasofya ve Beyazıd meydanlarında kurdukları seyyar sehpalarda sallandırarak başlamışlardı. Bugün ise bir birbuçuk milyon ermeninin akıbeti hakkında bir bilgi vermedikleri gibi biz değil onlar bize soykırım uyguladı gibi büyük yalanları içeren dvd leri piyasaya sürerek büyük bir felaketi büyük bir yalanla örtbas etme çabası içindedirler.


Ancak küreselleşmedeki hız ve yine mevcut uluslarası ilişkiler, İttihatçıların Ayasofya önünde ya da Beyazıt meydanında sehpalar kurup bu toprakların yerlilerinin bedenlerini sallandırmayı neredeyse imkansızlaştırmıştır. Daha açık ifadeyle İttihatçıların bir kez daha Dersim'de, Karadeniz'de, Ege'de ve bütün Anadolu'da büyük felaketleri yani soykırımları sahneye koyacak imkanları kalmadı.Bu durum ise İttihatçılarda sıkıntıya yol açmaktadır.


Bu topraklarda yaşayan kavimlerin başına  karabulut gibi çökmüş olan  İttihatçıların en belirgin ve karakteristik özellikleri sistematik yalan üretmeleri ve yine inkarcılığı süreklileştirmiş olmalarıdır.


Gelişen iletişim ve bilişim teknolojisi eskiden olduğu gibi İttihatçıların kullanım değeri on yıllarca süren yalan ve inkarcı politikalar üretmesini neredeyse imkansız kılmaktadır. Bu durum onları artık bir günlük kullanım değeri olan yalan ve inkarcı politikalar üretmek zorunda bırakıyor.

 

http://www.nadirnadicelik.org/f.nadsarigelin.htm

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/2/2009 - Gün Zileli / Karşıtı Doğruyu Söyler

           Karşıtı Doğruyu Söyler...

 

Gün ZİLELİ

 

Annemin iki sevgili arkadaşı vardı: Radife hala ve Perihan teyze. İkisi de annemi çok sevdikleri için Arnavutköy, Vezirköşkü Sokak’a taşınmıştı. Annemi ne kadar severlerse, birbirlerini de o kadar sevmezlerdi. Annem de, hayatımda tanıdığım en yumuşak yüzlü insandı, hatta biraz da iki yüzlü olduğu söylenebilir.


Radife halanın, Perihan teyze hakkındaki atıp tutmalarına katılır, bir saat sonra da Perihan teyzeyle Radife halayı çekiştirirdi. Annemin yaptığı oldukça ahlâk dışı bir şeydi ve bir karakter zaafının ürünüydü ama bu dedikoduları dinlediğiniz zaman, Radife haladan, Perihan teyzenin zaaflarını, Perihan teyzeyle konuştuğunuz zaman da Radife halanın olumsuz yönlerini öğrenmeniz mümkün olabilirdi. Böyledir, karşıtlar, kendileri hakkındaki değil, birbirleri hakkındaki gerçeği söylerler.

 

Bir arkadaşım, muhtemelen Aydınlıkçılar tarafından yazılmış, oldukça ulusalcı ve orducu tonlar taşıyan bir metin yollamış, email aracılığıyla. Bu metinde, Taraf  gazetesinin ve bu gazetenin finansörü Alkım Yayıncılığın, Fetullahçı sermaye tarafından çeşitli yollardan nasıl desteklendiği anlatılıyordu.

 

Bir başka arkadaşım da, Taraf  gazetesinin yazarlarından Halil Berktay’ın, Doğu Perinçek’in geçmişiyle bugünü arasındaki bariz çelişmeleri ortaya koyan yazısını yollamış. Bu yazıda Berktay, 1970’li yıllarda Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek adlı kitabı yazan Doğu Perinçek’in nasıl olup da sonradan Türkçü ve ırkçı bir yönelime girdiğini irdeliyor; TİİKP savunmasında “Ermeni katliamından” söz edilirken, daha sonra “Talat Paşa komiteleri” kurmanın tutarsızlığına değiniyor; keza ordu ve Kürt meselesi konusundaki, gerçekten insanı şaşırtacak ölçüdeki büyük zikzaklara dikkat çekiyordu.

 

Halil’in yazısını yollayan arkadaşa cevaben şöyle yazdım: “Ulusalcıların ve liberallerin birbirleri hakkında söylediklerinin toplamı gerçeğin ta kendisidir.”

 

Gerçekten de böyle. Liberallerin, ulusalcıların söylediği gibi, Fetullahçı sermaye, hatta genel olarak sermayenin önemli bir kesimi, ABD, Avrupa Birliği, hatta muhtemeldir ki İsrail tarafından desteklendiği argümanı hiç de yabana atılacak bir argüman değildir. Aydınlık döneminden bilirim, bir günlük gazeteyi finanse etmek hiç de kolay iş değildir. Birgün, Evrensel gibi, taraftar kitlesinin desteğiyle çıkan ve kendi yağıyla kavrulmaya çalışan gazeteleri çıkartmak bile büyük bir mali külfettir, kaldı ki, köşe yazarlarının maaşlarını Euro kurundan aldıkları, tam anlamıyla bir medya organını çıkartmak, mali külfetlere direnmenin de ötesinde, çok ciddi finans kaynaklarını gerektirir. Bu değirmenin suyu nereden gelmektedir gerçekten de? Ulusalcıların sorularına hak veriyorum.

 

Öte yandan, bugün liberalizimin en silahşör ve kalemşör kanadını oluşturan Taraf gazetesinin yazarlarının ulusalcılar hakkında ileri sürdüklerine de hak veriyorum. Bugün biraz mağdur konumunda göründükleri için ulusalcılara fazla yüklenmek istemiyorum ama, örneğin Doğu Perinçek’in izlediği siyasi serüven gerçekten de insana parmak ısırtacak boyutlardadır.


Sen, “Amerikancı paşalar” dediklerini aradan yirmi yıl geçince ülkenin en sağlam “anti-emperyalist” gücü ilân et; “Ermeni soykırımı yapılmıştır” derken birdenbire “Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır” de; “İşgale nihayet, Kıbrıs’a hürriyet” sloganının soldaki ilk mucidiyken, Rauf Denktaş’la al takke ver külah ol; “Kürtlerin kaderlerini tayin hakkı”ndan söz ederken, Kürtlerin dilini bile yasaklamaya kalkış; kontrgerillacılardan söz ederken, kontrgerillanın Veli Küçük gibi kalıntılarıyla kucaklaş vb. vb... Liberaller haklı bunları ortaya koyarken.

 

İşte bütün bu gerçekler ve haklılıklar, biz devrimcilere, her iki kesimden de aynı uzaklıkta durmamız ve “Kronstadt’ın namlularını” bir birine, ardından bir diğerine doğrultmamız gerektiğini gösteriyor. Bu konuda sol zaten önemli bir kafa karışıklığı içinde. Solun bir kısmı ulusalcı olmuş, diğer kısmı da liberallerin kuyruğunda “özgürlükçü sol”. Bu iki kesimin dışında kalan küçük bir Stalinist sol var ama o da tamamen devre dışı ve henüz siyasi alana yansımasa da kendi içinde aynı kafa karışıklığını bu kesim de yaşıyor. Anarşistlerimize gelince...

 

Anarşistlerin ulusalcılık konusunda şerbetli olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Liberalizm konusunda öyle mi ya! Anarşistlerimizin bir kısmı liberalizmin ayak izlerini takip ediyor, ne yazık ki. Örneğin benim de yazdığım ve manşetinde “Anarşizm güzel kavram” yazan Kronik Muhalif  sitesi (valla bu yazımı basarlarsa bravo diyeceğim onlara), manşetinden Taraf  gazetesinin ilânını indirmiyor bile. Murat Belge ile fazla bir sorunum yok ama Murat Belge ile röportajlar falan gırla gidiyor, atıflar hep liberallere. Öte yandan, daha iç halkadaki anarşistlerin içinden, hezeyana gelip “Mehmet Ağar da tutuklanacak” ham hayaline kapılanlar bile oldu.

 

Gün Zileli

20 Şubat 2009

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Değerli dostlar, "Kültür-Sanat-Siyaset"içeren yazılarımızı burada paylaşıyoruz.Hoşgeldiniz...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
antires
proleteradam

Kategoriler

Arkadaşlarım